BİLİNCİN (Şuurun) TANIMI
Burada kısaca bilinç (şuur) kavramının özünü tarif etmeye çalısacağım.
Bu kavramı anlıyabilmek için 3 konu hakkında bilgi gerekmektedir;
1.Evrim bilimi
2. Zaman kavramı
3.Kendi (benden,nefis) / kendi dışı (benden değil/öteki) kavramı.
Psikologlar değişik teorilerle bilincin farklı seviyelerini tanımlamaya
çalışmışlardır. Bilinç nöronların içinde araştırılmış, elektron mikroskop
altında ve MR kullanılarak nöro-magnetik-görüntülerle anlaşılmaya çalışılmıştır.
Kişinin burada yazılanları daha iyi anlıyabilmesi için, mesela gözün evrimi
hakkında gereken nosyona sahip olması faydalıdır. Ilk basit canlıların, ışık
hücreleri gelişerek ve bunlar bir araya toplanarak, ışığın geliş istikametini hissede-
bildiklerini tassavvur edin. Bu anlamlı bir avantaj olacaktır. Yüz milyonlarca yıl sonra,
gördügünü degerlendirebilecek beyin fonksiyonlarına sahip ve bu beyin
fonksiyonlarının gerektirdigi %20 oksijen ve enerjiyi tüketen
homo-sapiens (insan) türemiştir.
Sten Nadolny’nin bilimsel olarak yazılmamış olmasına rağmen—zaman nosyonu
gelistirme konusunda çok yardımcı olan ve “Yavaşlıgın Kesfi” adlı kitabını
ögrencilerime hep tavsiye ediyorum. Bilinç konusunda, tanım gelistirmek fikri yavaş
yavaş kafamda oluşmaya başladığı zaman “Kuğu Şarkısı” adlı kitap üzerinde
çalısıyordum.
İlk hücreden beri, yasayan her varlıgın içindeki hücreler “kendi/kendi-dışı(benden değil) ”
olarak ayrıştırmaya başlarlar. Biz dogal olarak, dünyamızı “biz” ve “öteki” olarak,
veya kendi inancımıza gore, “bana faydalı, en iyi olan veya olmayan” olarak algılarız.
Önyargılı ve yanlı olmaktan lakayıt olmaya kadar bütün duyularımız ve algılamalarımız,
sapmaları dahil bir çok verinin toplamı ve yorumlanmasıdır ki, bunlar beynimizde
işleyen kültürel hipotezlerin değerlendirilmesinden öte değildir.
Yukarıda bahsedildigi üzere, biyolojimiz bizi dünyayı “kendi/kendi-dışı” olarak
ayırmamıza sebep olur. Bu, hatta,hücresel ve bağışıklık sistemi seviyesinde bile
böyledir. Evini korumak için yabancı unsurların kovulması gerekmekte. Aynı şey
sosyal olarak da olmaktadır. Örneğin, konusulan dil sosyal bir işaret olarak bizi ve
ötekini tanımlamaya yardımcıdır. Bir nesli diğer nesilden, bir sosyal sınıfı diğer sosyal
sınıftan, ve bir mahalleyi diğer mahalleden ayırmaya sebep olur.
Tarih öncesi zamanlarda, bir kabilenin çok büyüdüğünü ve bu kabilenin mensupları-
nın ayrılarak baska bir kabile oluşturduğunu bir tasavvur edin! Burada değişik diller
gelişecektir. Yardımlaşmanın yerini düşmanlıklar ve savaşlar alacaktır. Peki, yer-
lerinde kalanlara ne olacaktır? Orada da aileler arası ve aile içi rekabetler oluşacaktr.
Aile kendi çocuklarını ailenin uzun vadeli garantisi olarak görecek, ve diğer
ailelerin cocuklarından daha iyi durumda olmalarını isteyecektir.
İnsanlar, her zaman kendilerine benziyen insanların yanında kendilerini daha güvende
hissederler. Aynı sekilde, insanlar görünüsleri, konuşmaları ve davranışları farklı
olan insanların yanında güven duymazlar. Kuvvetli olan zayıf olanı dışlar, zayıf
olan da kuvvetli olanı kendisine tehdit olarak görür. Bunlar gücü ele geçirmek için
insanları aldatır, kavga eder ve hapsederler.
Süreç farklı felsefeler, farklı kültürler ve dinler doğurmuştur. “Tembellik/çalışkanlık,”
“iyi/kötü, imrenmek, kıskançlık”, “yin ve yang” bizim temel benden veya bana uzak
algılamamızın ürünleri olarak gerçek olduklarına göre dengeye ihtiyacımız barizdir. Bunlardan
birini incelemek,ona yoğunlaşmak veya onu yüceltmek ötekinin gerçeklik derecesini azaltmaz.
Aynı şekilde bu unsurlardan birini yasaklamak, hor görmek veya görmemezlikten gelmek de
ötekinin gerçeklik derecesini azaltmaz.. Beden ve ruh ikilisi, bizim temel iç algılama
kaabiliyet/kapasitemizin bir neticesidir ve inanıyorum ki, bu kendi/ve kendi dışı verilerin
toplamıdır. Bu ikili düsünceyi, dualiteyi soyutlamak veya daha doğrusu, onu aşmak bazı
insanlarda giderek daha belirginleşmiştir.
Zamanla olgular değişiyor. Yardıma muhtac küçücük bir çocuk iken etrafımız-
daki olaylara bakış açımız ile genç bir kadın veya erkek olduğumuz zamanki
bakış açımız, ve hatta yaşlandığımızdaki bakış açımız farklıdırlar. Hasta
bir insana sağlıklı bir insan ancak ilgi gösterebilir, ama onu anlayamaz. Zenginlerin
bakış açısı fakirlerinkinden farklıdır. Eğer biz bu düsünce silsilesini takip edersek
sonunda, “iki insanın duyguları birbirine benzemez, üstelik, bu duygular zamanla
degişir,” demekteyiz. Baska bir deyişle, insanların bakış açıları, onların özel
şartlarına (doğduğu memlekete, kültürüne, ailesine, sosyo-ekonomik durumuna
ebeveynlerinin toplum içindeki yerine, cinsiyetine, yaşına, sağlığına, özellikle yaşa-
dığı iklime) bağlıdır. Acaba, sapmalı olmak ortak paydamız mıdır? Bence “evet”!
Algılamanın temel yolunun bu oldugunu kabul edersek, çok sey değişebilir.
Çıkarın veya çıkarın yönlerdiği algılamadaki gibi, sadece kendine ‘neyin
faydalı’‘neyin faydasız’ oldugunu değil, çoğu zaman savaşların bize gösterdiği gibi,
kendimiz için‘iyi’ olduguna inandığımız bir seyin, başkaları, doğa ve toplum için
zararlı olabilecegidir. Eğer, doğamız gereği algılama yeteneğimiz bu denli sınırlıysa bunun
kabulü basitçe yaklaşımımızı veya duruşumuzu hepten değiştirecektir.
Hepimizde var olan sapmaların (ayırımcılıgın,önyargıların) izahı budur ve biz dünyayı bu ancak bu
kalıtımsal bilginin ışığında algılayabiliyoruz. ‘Kendi ve kendi-dışı’ ayrımcılıgı ilk hücrenin
oluşumundan başlar.Tanım basittir:
Bilinç, evrim sürecinde ve kişinin yaşamı boyunca, ‘kendi ve öteki veya kendi dışı’
verilerinin toplamıdır.
Not: Bu tanım 24.Eylül 2008 de web sitemde neşredildi ve ancak başkalarının deneyimleri ve bulguları ile uyduğu oranda genel olarak kabul edilecektir.