Huzur 9/15/2008

Bir dostum “Türk edebiyatında okumanız gereken birkaç isim var, biri de Ahmet Hamdi Tanpınar” demişti.“Kolay okursunuz, zevklidir” .

Benim ilk tepkim eski kitapları okumayı tarihçilere, edebiyatçılara falan bırakıyorum bu yaştan sonra, artık yenileri okumaya yetişemiyorum türünden olmuştu.

Lise yıllarımı yadellerde geçirmiş birisi olarak beyaz kağıt gibiydim birkaç Türk yazardan ötesine. Bu yaştan sonra amacım ileriye yönelik şeyleri okumak ve belki sadece öngörüyü sağlamlaştırmak veya düzgün destek almak için geçmişi okumak.

Şiirlerde derin hazları an an tadınca bile sanki vaktim ve hakkım olmayan bir lüksle uğraşıyormuşum gibi geliyor. Sonra başka bir dostun uyarısı, sonra bir başkası derken “Huzur” kitabını okurken buldum kendimi.

Daha “mahur besteyi” dinleyemedim. Dedim ya “gawuristanda” büyüdüğümden “türkü” nün ötesine geçemedim. Geçmek istediğimden bile emin değilim. Wagner ile bağlantıda da hemfikir değilim galiba, bana daha çok barok müziğini anımsattı  Huzur’un temposu. Olağanüstü bir çaba ve olağanüstü bir zevk Tanpınar okuması. Neden bu kadar çok seveni olduğunu anladım merhumun.

“Her erkek onun saadeti için bir tehlike” idi diye düşünen Nuran abla veya tezini bitirdiği için “artık istediği şeyleri okuyacağını düşündükçe sevinci artan” Mümtaz inanılmaz güzel tiplemeler.

Edebiyattan el alarak, destek alarak, uçmak güzel şey ve onun için de bu sevgi dolu bakış şart okumaya. Bazısı edebiyattan destek alıyor, bazısı kültürel ortak akıl olarak anladığım dinlerden. Evet, bence Huzur  kesin barok müzik, Wagner değil; ama çok şükür ki her kişinin algılaması, geçmişi farklı.

40 yıl sonra okuduğum bazı eski dostum olarak gördüğüm  yazarları tekrar  okurken  olduğu gibi   sukutu hayale uğramadım Ahmet Hamdi Tanpınar’ı 58 yaşımda ilk kez okurken. Yalnız olmadığımı anladım tekrar ve huzur buldum bir an için.

“Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor… Süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor, ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz, bir saat rakkası gibi gidip geliyordu… İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare.. içinde kaybolacağı … Akacağı yerde onu dışardan seyre çalışıyordu.”

Nehirlerin belki yönünü bile değiştirmek modern insanın heyecanı olmamalı mı? Zamanı aşmak veya “ben” denen ilüzyonu aşmak?  Kitap hocası, arkadaşı ölmekte olan, altyapısı çoktan hazır olan bir  adamın birey olması ile bitiyor. Bir doruk noktasında bitiyor yani kitap.

Bu doruk noktasında bir yayla başlıyor;  artık bu çağda umuyorum hırsı yetersizliği, yoksulluğu tatmış ve düşünebilen birçok insanın çok daha erken algılayıp, ana babası, hocası, kocası ölmeden de sürünün parçası olmaktan çıkıp birey seviyesine eriştikleri, birçok insanın da yaşamlarında hiç erişemediği bir zirve sanki. Ki bu nokta (hayal değil, gerçek ve kalıcı olunca) zaten herhangi bir çözüm veya uzlaşma olabilmesi için daha çok insanın erişmesini umduğumuz, belki de cesaret gerektiren, tabulara kafa tutmayı içeren bir düzey.

Birey olmak ise zamanı aşabilmek için galiba ilk adım. Bazı şaşkın ördekler şans eseri bulundukları nokta itibariyle vücut ağırlıkları ile zamanı aşmak için simge olabilmelerine rağmen birey olmak ve yalnızlık bilim ile olsun, edebiyat ile, din ile olsun veya bir dostun yardımı ile, zamanı aşmak için gereken nokta. Sevdim, ama uçmadım huzuru okurken  bazılarının  hissettiklerini söyledikleri gibi. Uçmak için Voltaire, Camus, Shakespeare ve Goethe yeterince neden olmuşlardı gençlik yıllarımda.    Ama uçmayı, yani okurken acetylcholin, endorfin ve serotonin salgılanması ile   Jean Jacques Rousseau’ nun dünyayı değiştirebileceğine inanmasını sağlayan hissi zaten çoğu insan bilir, bazıları sadece unutmuşlardır; bazen bir koku, bazen bir manzara, bazen bir dudak büküşü bile yetebiliyor derin huzursuzluklar arasında bile bu hissi tatmak için.

Edebiyatta Peter Pan in uçuşu ve belki hepimizin kökünde olan akrabalarımız böceklerle ilk uçuş, kuşlarla ilk uçuş hatıraları. Belki birçok türün yaşamda kurtuluşu olmuş uçabilmek evrimde. İnsanların huzura (mayalanma süresi) ihtiyacını hissettim ve anladım tekrar ama yoğun huzura zamanımız  olduğuna emin bile değilim, yapacak o kadar çok şey var ki; belki  tatlı bir telaş ile çalışmak bundan sonrası için gerek.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın moleküllerine teşekkür ettim içten bir şekilde Huzur kitabı için.  Ve düşündüm “Abov! amma bereketli 70-80 kg dan çıkan moleküllermiş” diye, zamanı aşıp ta bu garibe kadar ulaştılar.

Bu garip bezirgan da okudu ve anladığını yazdı kuğu şarkısı sunamadığı dostlarına “belki biraz huzur  verebilirim”  umuduyla.

 

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *