Taş kırma tedavisi 1981’den beri insanlığın hizmetinde olan bir yöntem. 1985’den beri yaygınlaştı. Türkiye’de1987’den beri uygulanıyor ve biz, bazı karmaşık olgularda dünya çapında öncü sayılıyoruz. Çocuk taşlarını tabii tebliğ ediyoruz. Tebliğ etmeyip en fazla deneyime sahip olduğumuz bir grup zor olgu ise: Tek böbrekli hastalarda taş tedavisi.
Niçin bu kadar çok deneyim? Efendim, Türkiye’de çok tek böbrekli hasta var!
Pekiyi, kalıtsal mı Türklerde tek böbrekli olmak? Tabii ki hayır. Genel sağlık savaşında gelişmiş ülkelere nazaran Türkiye’de daha fazla insan ameliyatlarda bir böbreğinden kurtuluveriyor! Bu konular ile ilgilenen ve Çin’den aynı kongreyi ziyarete gelen bir grup ile tanıştım. Aralarında bir Çin’li yüksek mühendis, üyesi olduğu Academia Sinica’da dört-eş ayrı laboratuvarda taş kırma cihazları yanı sıra en komplike bazı diğer tıbbi cihazları ürettiklerini söyleyince şaşırdım.
Academia Sinica çok geniş bir resmi kuruluş. Amerika dönüşü İstanbul’da, Academia Sinica’nın bilgi alış-verişi için resmi davetini beni bekler buldum.
İlk Türk hekimi olarak Çin Bilim Akademisine davet edilmek gurur vericiydi. Bilimsel çalışma ve Çin kültürüne olan ilgi yanı sıra, davet sebebi tabii Çin’in dışarıya açılması ve cihazlarının Batı’ya doğru tanıtımı, yani İstanbul’a Çin Taş kırma cihazı kurma isteği idi. Aynı ABD’de olduğu gibi bilimsel alışveriş ile ticari alışveriş el ele Çin’de. Çin sakin ve güler yüzlü verimlilikten zaten Academia Sinica gibi yelerde atom bombası yapabilmiş.
Çin’e nasıl gidilir? İstanbul’dan ya Pakistan Hava Yolları ile bir gece İslamabad’da kalarak veyahut Çin Hava Yolları ile direkt İstanbul’dan Pekin’e -Çinlilerin tercih ettikleri yazılış şekli olan Beijing’e- uçakla. Uçağa binerken, daha önce aynı uçuşu yapmış bir Türk jeologu ile tanıştım. Jeolog Aral Bey bir ABD bursu ile güney Çin’de jeolojik harita çıkarmak üzere iki aylığına Çin’e gidiyordu. Bir sene önce, yine iki ay kalmış. Çin’li meslektaşları kendisini İstanbul’da ziyaret etmişler. Çin uçağında bir-iki Doğu Türkistanlı soydaş ve birkaç da Çin’li vardı, koskoca Boing 707’de, toplam otuz kadar yolcu. İlk durak Basra Körfezi, ikinci durak Urumçi. Urumçi Anadolu şehri havasında bir kent – Şincan Uygur bölgesinin başkenti. Çin’liler Doğu Türkistan veya Uyguristan kelimelerini anlamıyorlar, bilmiyorlar. “Şincan” tabir ediliyor bu yöreler orada. Uygur Türkleri ile anlaşabilmek mümkün, dilleri tabii Çince’den, Rusça’dan kelimeler almış. Bizim konuştuğumuz diller batı lisanlarından kelimeler alırken.
Asya Oyunları
Beijing’de ilk göze çarpan Ekim başında biten Asya Olimpiyatları ile ilgili pankartlar, resimler, geniş bulvarlardaki çiçek düzenlemeleri. Geniş bulvarlar ve az sayıda otomobil ve kamyon. Ferahlık ve rahatlık var. Ama yine trafik problemi yok değil, binlerce bisikletliden…
Asya oyunları dolayısıyla çeşitli ülkelerin adına, bayrağına rastlanıyor. Muhteşem bir organizasyon olduğu belli. Gelmeden bizim basınımızda bir habere rastladığımı hatırlamıyorum. Üç milyar kadar insanın temsil ettiği kıtanın olimpiyatları yapılıyor. Biz yokuz! Tüm fabrikalar olimpiyatlar nedeni ile başkent güzel gözüksün diye işçilerine birer giysi vermişler. Ve galiba işçileri de giysiler için uzun süreli borçlandırmışlar.
Sefir Bey ile Türk sefaretinde çay içerken niçin bizim Asya Olimpiyatlarında olmadığımızı sordum: “Biz Avrupalı’yız” dedi. “Politika olarak da buraya girmeyi uygun bulmadık. Eurovision’un Asya tipi vb. gibi yarışmalara gireriz ama Asya Olimpiyatları gibi kurumsal nitelikteki yerlerde temsilimiz, yaptığımız politikayı inkâr olur” … Sefir, beyefendi bir insan. Çin’deki süresi dolmuş, dönüş hazırlıkları içinde idi. Beijing’deki diğer Türk’lerle olan temasızdan, sık sık heyetler geldiğini ama Çin ile Türkiye arasında Uygur Türkleri yüzünden Çin’in batıya açılmasından önce kaynaklanan bir soğukluk olduğu izlenimini edindim. Resmi yetkililerin Şincan bölgesine gitmelerinde güçlükler oluyormuş. Sefaretimize sık sık 8-11 kişilik kafileler halinde bürokratlarımız inceleme ve alış-veriş gezileri için geliyorlarmış. Türkiye ile arasında herhangi bir anlamlı anlaşma yapıldığını basından okuduğumu hatırlamıyorum. Türkiye’nin Adı Yok.
Çin’den İstanbul’a uçakla dönüşte, Kaşgar’dan gelen Urumçi’den uçağa binen Uygur’larla beraber oldum. O yöreden dönem Türk işadamları tanıdım. Kaşgar’dan dönenler, İstanbul’da akrabalarını ziyaret edenler, o yörede iş yapan insanlar, Türk makamlarının kendilerine Türkiye’de de temasları olmadığını söylediler. Türk öğrencilerle tanıştım, Uygur Türkleri hakkında bir bilgi derlenmesinden bahsetmediler. Belki dünyaya açılan Çin’de yaşayan 1 milyar küsur Çinli ile genel ilişkilerin iyi olmasına dışişlerimiz daha dikkat etse Uygur Türkü ile daha iyi temasları oluşur.
Nitekim China Daily gazetesinde hava raporu bölümünde her gün Lefkoşa (Nicosia), Atina, Kahire, Bogota ve Lima’daki hava raporu verilirken İstanbul ve Ankara’dan bir bahis yok idi. “Belki başka ülkelerde olduğu gibi çeşitli sektörlerde başarılı kişilerin de sefir olarak atanmaları acaba dış politikamızda bir canlanmaya yol açabilir mi?”diye düşünmedim desem yalan olur. Tabii sadece bir levhada Türkiye’nin adının olup olmaması önemli değil; bugün yüzlerce yıl Türkler tarafından idare edilmiş olan Kudüs’te de Türklerden kalmış bir tane kayda değer bina yok! Türkler, hoşgörü ve insancıl yaşamlarının geleneğini de bırakamamışlar Kudüs’te.
Uygur Türkleri
Beijing’de, sonra İstanbul’da Türkologlardan ve o çevrede uzun süre yaşadıktan sonra Türkiye’ye göç etmiş kişilerden aldığım sayılara göre Uygur Türkleri Çin resmi makamlarına göre 2,5 milyon civarındaymış. Uygur Türkleri kendileri, 15-18 milyon civarında olduklarını (tabii, sayım sonucu rakam sahibi olmadıklarından) tahmin ediyorlar. Dışişlerimiz ise, 1983’de yapılan sayımdaki resmi rakamlara dayanarak 6,5 milyon Uygur Türkünden yola çıkıp, bu rakamın aslında iki, iki-buçuk misli olduğunu yani 15 milyon civarında olduğunu tahmin ediyor.(1991 tahmini) Urumçi’de artık Uygurlar %15 ile azınlıkta imiş.
Talebelerle konuştuğumda bazı Uygur öğrencilerin Çince’yi ana dilleri olarak kabul ettikleri ve Uygurca konuşmadıkları ifade ediliyor. Bu yörede huzursuzluk var. Urumçi hava alanında konuştuğum Çinli asker, Ekim ayı başında bazı grupların üç uçağı bombaladığını söyledi. –Bombalayanların Uygurlardan mı olduğunu? Sorunca- Hayır dedi, “kötü adamlar”. Başka bilgi alamadım.
Beijing güleryüzlü, sabah 4,5 da uyanan dev bir şehir. Az sayıda araba fakat bol miktarda bisiklet. Sabahları kuşlarını kafesleriyle parklara çıkaran insanlar. Genç-ihtiyar yollarda Çin jimnastiği yapan binlerce kişi. Yollarda Coca Cola reklamları. Televizyonda Amerikan filmleri. Çin’de artık bir-iki Tiennamen Meydanı olayı daha olsa bile, zamanı durdurma olaağı kalmamış. Tiennamen meydanında geçen yıl, bazı rivayetlere göre birkaç bin, resmi kaynaklara göre dört öğrenci ölmüş. Ülkelerini sevdiklerini fakat katı idareyle mutlu olmadıklarını belirten onbinlerce öğrenci arasından.
Bilgi akımının sansüre bağlı olduğu bariz olarak hissediliyor. Her iş yerinde haftada bir veya iki kez partinin moral ve eğitim toplantısı yapılıyor ve önemli kararlar bu toplantılar aracılığıyla en küçük birimlere kadar “cemaate” anlatılıyor. Çin, yavaş yavaş uyanıyor. O zaman bilim mi istersin? Mevcut. Gelenek mi istersin? Mevcut. Ucuz işçi mi istersin? Bir milyar tane var.1997’de Hong Kong’un ticari ve bankacılık deneyimi ve bunun yanı sıra yaşam biçimi ile Çin’e katılması bu hamura maya işlevini görecek.
Yemekler:
Az az yirmi çeşit yemek birden bir sofrada. Çubuklarla ve porselen kaşıkla yeniliyor. Dananın ayak lifi, ördeğin-balığın envai çeşidi. Ekmek olmaması ve bol bisiklete binilmesi de Çin’de herhalde batı ülkelerinde görülen kadar sık şişman insanların görülmemesinin izahı. Çinliler yemekleriyle gurur duyuyorlar ve haklılar da. 15.yüzyılda yenilen yemeklerin tarifleri arşivlerden çıkarılarak uygulanıyor bir Beijing lokantasında. Asya kültürünün bir parçası olarak batıya gelmiş olan bazlama türünden unlu yiyecekleri de var ve ekşi ile tatlı çok ahenkli bir şekilde birleştiriliyor: et ile ananas gibi. Asya’yı tanıyanlar günlük Japon yemeğinin sıkıcı, Çin yemeğinin ise büyüleyici olduğunu söylüyorlar.
Beijing’de bir yıldan beri Mao’nun tek tip giysisi kaybolma yolunda. Tek tük, özellikle yaşlılar arasında tek tip elbise giyen var. Diğer komünist ülkelerde alışılmış fahişelik Çin’de yok. Sokaklar akşam saat 9’da sakinleşiyor. İnsanlar güler yüzlü ve daha ziyade mahcup ama nazik. Aile terbiyesinin ve geleneğin ve tabii, Çin’in uzun süre kapalı kalmasının sebebi ile kadınlar hem eşit, hem mahcup, her tür işte çalışıyorlar. Fakat boyanma ve fahişelik diğer uzak doğu ülkeleriyle kıyaslanınca göze hiç çarpmıyor. Fakat Amerikan filmleri, Çin’in 1997’de Hong Kong’u ilhak etmesi ile önümüzdeki yıllarda çok şey değişecektir. Tabii Çin mi Hong Kong’u alacak, yoksa Hong Kong mu Çin’i? Bunu görmek için 1997’yi beklemek gerek.
(2007: Artık Hong Kongdaki kapitalist sisteme Çinin ihtiyacı olduğu artık ortaya çıktı Çinin bir parçası olan Hong Kong da soldan Kıta Çinde sağdan akan trafik devam ediyor)
Nüfus Kontrolü: Çin’de bir ailenin birden fazla çocuğu olması yasak. Nüfus ve kaynakların bilinçli planlanması olabildiğince uygulanmakta. Çok az plastik tüketiliyor. Çevre, nüfusa rağmen temiz izlenimini veriyor. Tabii filmlerde gördüklerini Çinliler uygulamaya başlayınca ne olacağı meçhul. İnşallah Çinliler ülkelerinde pet şişe, plastik torba gibi şeyleri tamamen yasaklarlar ve batının her yaptığı hatayı tekrarlamak zorunda hissetmezler diye düşünüyor insan. 1,2 milyar insan. Bir işçi yılda yaklaşık 1 milyon TL (yaklaşık 500 USA $ ) kazanırken, 2000 yılında bu dünyada yaşayan her dört kişiden biri Çinli olacak. Göz önüne getirmeye çalışmak gerek bu gerçeği!
(Çin başarılı bir nüfus politikası ile nüfusunu durdurabildi 6.5 milyarlık nüfusta %30 dan fazlası Çinli ve Hindistanlı)
Her ne kadar aile başına bir çocuktan fazlası yasak ise de bilhassa köylerde ilk çocuk kız olunca yetkilere bildirilmediği ve oğlan gelir diye üretime devam edildiği yetkililerce kabul ediliyor. Tabii ucuz işçi ile kalkınma fikri bu rakamlarla Çin’den gayri hiçbir ülke ekonomisi içen tavsiye edilebilir bir yöntem olamamalı.
Çekirge Savaşları Endüstrisi.
Belirli dürtüler emirle önlenemiyor. Bunun en güzel örneği Çin gibi disiplinli bir toplumda bile kumarın tam önlenemediği. Çin’de çekirge güreşi veya savaşı diye bir halk eğlencesi var. Hem kumar, hem de heyecan veren bir olay. İki çekirge bir çukurda veya büyükçe kavanozda kavga ediyorlar. Hem heyecan, hem de kumar için elverişli. Dünyanın en eski kavga oyunlarından biriymiş. Kültür ihtilalinde, altmış ve yetmişli yıllarda yasaklanan bu oyun yine yayılmakta. Çekirge arayanların tarlalardaki ürüne bile zarar verdiği basına yansımış. Bir işçi, Çin’de ayda yaklaşık 80-100 bin TL kazanırken iyi bir savaşçı çekirge (5 yıldızlı general tabir edilen) 450 ABD $ yani işçinin yıllık kazancı seviyesinde. Daha ucuz böcekler ise (mesela çavuş ve teğmen rütbesindekiler!) 40-50 bin TL karşılığı el değiştiriyor.
Bir endüstri doğmuş Çin’de ve bu endüstrinin günlük cirosunun, sadece Şanghay şehrinde milyonlarca dolar olduğu tahmin ediliyor. İşçi kazancı ayda seksen ila yüz bin lira arasında. Yani ben oradayken ayda 40-50 $ arasında olursa tarlalarda çekirge arayanların sayısının kısa sürede azalmasını beklememek gerek.